ZEYTİN’LE İLK TANIŞMA

0
20

1– Yemin olsun incire ve zeytine.
2- Sina dağına.
3- Ve şu güvenli şehre.
4- Biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.
5- Sonra onu aşağıların aşagısına indirdik.
6- Ancak iman edip erdemli işler yapanlar müstesna,
7- Artık bu kanıtlardan sonra seni inançsızlığa götüren şey nedir.
8- Allah hüküm verenlerin en adilidir
(Tin Suresi)

ZEYTİNLE İLK TANIŞMA

Kurumu kuru bir yaz günü aylardan Temmuz. Yıl bin dokuz yüz altmış iki ya da altmış üç olmalı, Anadolu’nun sessiz sakin küçük, iki tepenin arasına kurulmuş, yazları kurak, kışları sert geçen küçük mü küçük bir kenti. Allah’ın her günü gökyüzü sürekli buluta hasret, cilalanmış gibi parıl parıl parlamakta. Güneş her tarafı hararetiyle kavurmakta. İnsanlar bu sıcaktan dam gölgelerinde yürümeye çalışmaktalar.

Daracık sokaklar, bir birine girmiş evler bir inansın zor yürüyebildiği daracık kaldırımlar, pis bir asfalt kokusu ağaca, yeşile hasret bir sokak… Ah nerede benim köyümün bir halı gibi serilmiş çimenleri.

Sokaklarda otomobil yok.Araç olarak sokaktan günde bir ya da iki sefer at arabası geçmekte,

Yazın ne kadar sıcak olacağı geçen kıştan belli olmuştu zaten. Halk diliyle söylersek “çok sert” ! Gerçekten de her yönüyle sert geçti kış. Herkes için bir derece sert geçtiyse hele hele fakir fukara için yüz katı daha sert geçti. Belki yarım metre kar yağmıştı o kış.

Kışlar ne kadar sert ve çetin geçerse yazlarda o kadar kurak ve sıcak geçeceği hayat tecrübesiyle sabittir. Çetin bir kıştan sonra, güzel bir baharla birlikte yazın ne kadar sıcak ve kurak geçeceği daha Haziran ayından belli olmuştu.
Havanın bu kadar kavurucu sıcak olması, ılık ya da soğuk bile olması o küçük çocuğu çok da etkilemiyor hem de hiç ilgilendirmiyordu bile.

Büyükler gibi geçim derdinin henüz beli büken yükünü algılayacak yaşta olmadığı gibi ısınma ya da sıcaktan bunalma gibi bir yaşta da değildi. Henüz soğuk ya da sıcak demeden bir tazı gibi sağa sola koşturup oynayacağı bir çağdaydı.

Çocuğun vakti akşamları taş bir binanın sıcaklığında, sabahları da günün ferahlığı düşünceye kadar yine taş bir binanın içinde geçmekte idi günleri.

İLK SINAV

Çocuk daha sekiz ya da dokuz yaşlarında olmalı.

Adam:

“Önden yürü bakalım kaldığımız yeri bulabilecek misin? Ben arkandan geliyorum” diye emrediyor.

Çocuk kaldıkları yeri nasıl bulsun, hayatında seksen bilemedin doksan evden oluşan köyceğizinden ilk kez çıkmış, kendine ve geldiği köyüne göre devasa bir kente gelmiş, bu da yetmezmiş gibi daha sabahleyin ilk kez kaldıkları mekandan çıkmışlar, akşama yakın vakte kadar başka kapalı bir yerde adamla birlikte kalmışlar.

Şimdi de adam:

“Hadi bakalım sabahleyin geldiğimiz yeri bul” diyor.

Akşamları kaldıkları taş binadan sabahın ilk serinliğinde çıkmışlar, şimdide günün ferahlığı düşünceye kadar kaldıkları yine taş binadan çıkıp akşamları kaldıkları yere dönüyorlar.

Çocuk sekiz dokuz yaşlarında ama o yaş da kendinden beklenmeyecek gururundan mı, çok bilmişliğinden ya da ukalalığından mıdır, nedir?

“Bulurum” diyor.

Ve başlıyor çocukluğun verdiği çeviklikle hemen öne atılıp adamı geride bırakarak yürümeye…

Çocuğun ki kör cesaret işte. Neye güvenip de bulurum diye atılırsın ki ? Daha bir defa geçmişsin bu yollardan. Hiç değilse sabah giderken uyarılsaydı ya!

“Bak akşam seni tek göndereceğim geçtiğimiz yerleri iyi öğren” denseydi o da giderken dikkat edip geçtiği yerleri öğrenemese bile yine de ezberlemeye çalışırdı.

Böyle uyarılmadığı halde şimdi sınanmaya çıkarılmıştı. Bu durum hiç de adil değildi.

Bir müddet önden, pervasızca, kaldıkları yer hemen şuracıktaymış gibi son sürat giden çocukta birden şafak attı!

KAYBOLUŞ

“Eyvah buralar neresi ilk kez görüyorum” diye içinden geçirmeye ve telaşlanmaya başladı.

Nasıl bulacaktı şimdi? Ya kaybolursa ? Buralarda kimi kimsesi yok. Elinde nereyi kimi soracağını da bilmiyor ! Adamın adından başka bildiği bir şeyd yok.

Adamın adını biliyor ama bu koca kentte o isimde daha kaç bin kişi vardır Yüce Allah bilir ancak.

Korkuyla beraber bir  de adama mahcup olmak da işin cabası.

Bir taraftan “ne yapmalıyım” diye düşünürken, bir taraftan da korkudan koşan adımları birden durma derecesinde yavaşlıyor derken, çocuğun kafasında şimşekler çakıyor.

Arkadan gelen ayak seslerini duyuyor ve tekrar cesaretleniyor. Arkadan gelen adama, yavaşladığını çaktırmadan kendini, onun ayak seslerine ayarlıyor.

Aslında yoldan onlarca insanlar gidip geliyor ve yolda onlarca insanın ayak sesleri var. Ama çocuk bu ayak seslerinden, adamın ayak seslerini ayırt edecek kadar uyanık. Uyanık ama o sesi ayırt edememek de neredeyse imkansız gibi ! Çünkü adam ayağındaki sakatlık yüzünden ayağının birini normal atıyor ikinciyi atınca yerden diğer insanların ayak sesinden farklı olarak pat, pat diye ses çıkarıyor.

Düm, tak. Düm, tak. Düm, tak.

“Tamam” diyor çocuk.

“Ben bu “düm tak” sesinden ne uzaklaşmalıyım ne de çok yavaşlayıp adamın bana yetişmesine fırsat vermeliyim” diyor kendi kendine.

Ayak sesleri azalınca biraz hızını kesiyor, sesler yaklaşınca tekrar hızlanıyor. Derken yarım saatlik bir yoldan sonra artık çocuk da kaldıkları yeri tanımanın sevinci beliriyor. Bulduğunu anlayınca da iyice yavaşlayıp adamın yetişmesini bekliyor, ecel terleri döktüğü bir yarım saatlik yolun sonunda da aferini kapıyor.

İLK YUVA : CAMİ

Kaldıkları yer bir Cami.

Şimdilerde hiç camilerde yatıya kalındığını gördünüz mü? Altmış yıl önce söz konusu adamla birlikte dört kişiye beşinci olarak çocukta katılıyor ve bir camide yatıp kalkıyorlar. Sadece yatıp kalmıyorlar, tüm insani ihtiyaçlarını da bu camide karşılıyorlar.

Camide yatıp kalkılıyor dediysek, cami yine namaz vakitlerinde asli görevini yerine getiriyor. Beş vakit camide ezan okunuyor ve namaz kılınıyor. Bu dört kişi ve çocuk caminin eskilerde fevkana (ibadethanelere “özellikle camiler için kullanılan bir terimdir” fevkâni denir. yükseltilmiş, yüksekte olan anlamındadır.) denilen ibadet mahallinden camla ayrılan bölümü perdelerle kapatılmış yere, yer yatakları konulmuş ve yatakhaneye çevrilmiş.

Yatakhanenin tek mefruşatı ibadet kısmından burayı ayıran ucuz kumaşlarla kapatılmış, camları örten perdeler yerde toplanmamış yataklar, bir kenarda yemek yemeye yarayan birkaç kap , birkaç su bardağı, bir piknik tüpü,  büyükçe bir su güğümü, isli çinko bir demlik bir de ihtiyaç halinde banyo yapmak için kullanılan oldukça büyük bir tenekeden imal edilmiş leğen. Tüm eşya bunlardan ibaret.

Yemekler yere serilen bir gazete üzerinde yeniyor. Günün en önemli ve baş yemeği bulgur pilavı ! Diğer gün menemen, ertesi gün yine bulgur pilavı ama bu kez yanında yeşil üzüm ya da başka bir gün pilavla birlikte karpuz, ertesi gün tekrar menemen ve karpuz. Yeşil üzüm ve karpuz ya pilavın yanında ya da menemenin yanında olmazsa olmazdı.

Sabahları elbette kahvaltı her yerde olduğu gibi Türklerin değişmeyen içeceği çay ile birlikte yere serilen gazete üzerinde peynir, yumurta ile günler geçip gidiyor.

Tere yağı bol ! Henüz o tarihlerde tereyağı aleyhtarlığı yok ve nebati yağ kullanılmıyor. Yağın bu bolluğundan olsa gerek tek baş yemekleri bulgur pilavlarını bol yağlı yapıyorlar ya da bol yağda yumurta yapılıyor.

Çocuk bu dört kişiye katılalı bir hafta on gün kadar olmuş. Gündüzleri kaldıkları Camiden akşamları yatıya kaldıkları camiye tek başına gidip gelecek kadar çevreyi şöyle böyle öğrenmiş. Adam halden anlayan biri çocuğun içeride sıkıldığını anlayınca “hadi çık gez ! ama sakın caminin etrafından uzaklaşma” diyor. Çocuk cami etrafından ayrılmadan artık tek başına gezinebiliyor. Ama ne kadar gezebilir ki bir tane emsali bile yok. Zaten sokakta tanışacak, konuşacak çocuk da yok. Nedense onun çıkışı diğer çocukların evlerine girdiği zamana mı denk geliyor nedir ?

Çocuk için geçmek bilmeyen günlerden, yine sabahlardan bir sabah. Kahvaltı için yine yere gazeteler serilmiş su bardakları dizilmiş. Çaylar su bardaklarıyla içiliyor. Herhalde çay bardağı ile zaman kaybetmemek için  ya da çay bardağının yıkanması, su bardağına göre daha zahmetli olduğundan tercih edilmiş olmalı.

Çocukla beraber beş kişilik mevcuttan iki kişi eksik ! Neredeler ? Neden bugün üç kişi kalmışlar ? Çocuğun bir şeyden haberi yok !

Küçük küpten peynir çıkarılmış, akşamdan kalan ekmekler dizilmiş ama bugün bir aksilik olmalı ki ne menemen yapılmış ne yumurta pişirilmiş ! Gerçi çocuk bunların hiçbirinin bilincinde değil. Yere serili gazeteden sofrasında ne varsa ya da önüne ne konursa onu yemekte ve sofrada bu neden yok diye aklından bile geçirmemekte.

İşte o sabah herhalde sofrada küp peynirinden başka bir şey olmamasından kaynaklanmış olmalı ki. Adam çocuğa 25 kuruş verdi.

– Git köşedeki bakkaldan 25 kuruşluk zeytin al, dedi.

Çocuk zeytin alacak ! Zeytin adını hafızaya iyice kazıdı ama zeytin nedir bilmiyor ki ! O güne kadar ne zeytin adını duymuşluğu var ne de görmüşlüğü…

Ürkek ve çekingen bir şekilde elindeki 25 kuruşu kaybetmemek için sıkı sıkı tutarak bakkala vardı.

– buna zeytin vereceksin, dedi.

Bakkal bir parça gazete çıkardı onu büyük bir itina ile küçük kare parçalara böldü sonra o parçalardan birini alıp yine güzel bir itina ile çocuğun şimdiye kadar hiç görmediği konik bir şekilde kıvırdı ve içine gıdı ( Keçi yavrusu, oğlak ) pisliğine benzer siyah bir şeyler koydu, iki gözlü bir tartıda iki kefe (iki gözlü terazinin gözlerinden her biri.) aynı seviyeye gelinceye kadar koymaya devam etti. İki kefe aynı seviyeye gelince konik kağıdın ağzını güzelce kapatıp çocuğa verdi.

Çocuk; bu gıdı pisliğine benziyor ama bakkaldan parasıyla alındığına göre bu yenecek bir şey olmalı diye düşündü ve götürüp adama teslim etti !..

Adam bakkalın yuvarladığı konik gazete kağıdından paketi yırtmadan açtı ve simsiyah parlak parlak duran zeytini de peynirin yanına koydu ve çayları doldurarak “haydi buyurun dedi” adam.

Çocuk peynir ekmek çayla kahvaltıya başladı. Ancak adam zeytinde ye dedi, çocuk zeytin yiyormuş gibi yaptı ama adam çocuğun zeytin yemediğini fark etti. Bu sefer ısrarla çocuğun zeytin yemesini istemeye başladı.

– Hadi ye oğlum, dedi

Çocuk:

– Hıhh. Yemem, dedi.

Argo bir tabirle “lan oğlum” diyor çocuğa -oğlu olmadığı halde- “sen bundan daha önce hiç yedin mi?”

Çocuk “yok yemedim” diyor. “O zaman hiç değilse bir tadına bak” diye ısrar ediyor. Çocuk o kadar inat ki “hıhh yemem” diye inat ediyor. Adam ne kadar ısrar ediyorsa da çocuğa zeytinin tadına baktıramıyor.

Adam en sonunda – sen gelirken bunu tadına baktın mı?- diyor.

Çocuk ıkına sıkına “yok” diye yalan söylüyor!  Bu yalana adam da yanındaki arkadaşı da inanmıyorlar, çocuğun gelirken bunun tadına baktığını ve sevmediğine kanaat getirip ısrarı bırakıyorlar.

Aslında, Allah’ın Kuran’ı Kerim’in Tin suresinde üzerine yemin etmiş olduğu zeytini çocuk hayatında ilk kez gördüğü ve köyündeki gıdı pisliğine benzettiği bu şeyi, bakkaldan çıkar çıkmaz kağıdın ağzını açıp bir tane ağzına almasıyla tükürmesi bir olmuştu. Aman Allahım zehir gibi bu şey yenir mi ? deyip tükürmüştü.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz